Büyüdükçe Yalnızlığımız…

BÜYÜDÜKÇE YALNIZLIĞIMIZ…

iki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne ?

Sunay Akın

 

“Yalnızım, nasıl da sığıyor bunca acı tek bir kelimeye…” diye başlıyor elimdeki kitap. Oturmuş, yüzyıllık yalnızlığını yaşayan masal kahramanları gibi anlamaya çalışıyorum içimdeki fırtınanın nedenini. “Eskiden…” diye başlayan ve beni o tarifsiz mutlu zamanlara götüren cümlelerin içinde sadece çocukluk anılarım mı var yoksa beyaz saçlı pamuk elli nenemin “âhıd-kadâk” diyerek beni sevecen sarıp “tağ tebbusek” nidaları içindeki geçmişe özlem mi? Belki de bu sadece kendim olma çabamın yeni dünya düzenine bir başkaldırısı? Kim bilir belki benim bu dipsiz dünyada kaybolmamı önleyen tanrısal bir içgüdü? İçimde hep bir soru KİMİM BEN ve neden YALNIZIM? Cahit Sıtkı’nın çocukluğunu  para karşılığı satın alması gibi kim olduğumu da alabilir miydim Affan dededen…

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu…

Okul zamanlarında hep hafta sonu gelsin isterdim. Ailecek “bahçe”ye gider birden büyülü bir dünyaya dalıverirdik. Kendimi hep Alis Harikalar Diyarında gibi hissederdim. Dayılarımın sonu gelmeyen kâğıt oynamalarına hiç aldırmadan sayısı 20’den fazla dayı çocukları ile dedemlerin bahçesinde ve avlusunda koşturup dururduk. Ne anlama geldiğini bilmediğim “kumani” oyununun kurallarını biz belirlemiştik. Belki de o dönemlerde hayatımıza yeni giren televizyondaki “Şogın”ın silahına özenerek geliştirmiştik bunu… Yakartop oynar, birbirimizi kovalar, deli mahallesiyle kavgalar çıkarır, taşlarla birbirimizin başını yarardık… Stop kelimesinin anlamına dikkat etmeden yıllarca “istop” oynadığımızı büyüyünce ve içimdeki yalnızlık yayılınca fark edebildim.  Çocukken yaşadıklarımı özlemem Özdemir Asaf’ın dediği gibi oynanmamış oyunlarda mı gizli yoksa?

Çocuklukta büyüktüm, oyunlara girmedim..
O bahçelerde kaldı oynanmamış oyunlar…

Kum ye ibnî, kum baka” diyen dedemin sesiyle geliyorum kendime, bu yazıları yazarken… Nasıl bir duygu ki bu insan yazarken bile bulutların ötesine geçebiliyor…

Çağın tanığı olduğunu şiirinde vurgulayan Behçet Necatigil gibiyim bu aralar. Yaşamımdaki yalnızlık ve çocukluk anılarım nereye koysam peşimde, nereye atsam geri geliyor bana, tıpkı bir bumerang gibi…

Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang.

Yukardan aşağı, boş küpler,
Soldan sağa
Hangi harfleri koymalı
Ki çözülsün bilmece?

Çocukluk, gene ancak çocukluk
Gerçi o da acı
Ama iyi ki var
Yerine hangi mutlu yaşantı?

O nineler, o kızlar, o evler
De yoksa
Kimin bu toprak
Çok düşünmüşümdür.

İçindeyim, diretiyorum çağa
Size ne miyim ben, siz bana nesiniz?
Bir hayal, bir masal mı eski
Ama ben görmüşümdür.

Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang…

Primum vivere, deinde philosophare diye öğretmişlerdi okulda. Yani “önce yaşa, sonra felsefe yap…” ve hemen ardından eklemişlerdi “yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey vardır; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin…” Şimdi bakıyorum kendime: Ne yaşadım ne de yitirdiğim ve geri gelmeyecek benliğimden bir şeyler kazandım…

Sonra aklım karıştı… Ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle… varsam, buradaysam belki de onlar için… Kim söyleyecek  bana neden ben değilim artık? Birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? Bu koşuşturmada, bin telaşla! Herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor;o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. Bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler… Yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar… Her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. Düş gidiyor, peşisıra şarkıda… bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin… Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar; şarkılar yakıyor onları sonra… “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi aman yolla Beyoğlu’na yolla…”

Bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. Sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey!

Önce kuşları vurdular orada.

Paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da!

Ben soluk soluğa dışarıdayım… Bu dünya bana ait değil ne de ben bu sûni yaşama… Ben kim olduğumu biliyorum aslında, unutmadım hiçbirşeyi anlasana…

‘Anlasana’ diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; ‘boşuna!’ diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5′i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün içinde kendimi aramaya koyuldum yeniden…

Kendimi aradım: kalan kuşlar her şey yolundaymış gibi uçuyorlardı. İnsanlar kalabalık ve kabarıktı… Ben “yâ rûhi fedêk“, “ene şimmek diye seslenen çocukluğumu özledim…

Geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! Oysa hep yaşayacaklarımla değil, birgün beni anlayan ve geçmişimizi paylaştığımız insanlara yazmak istediklerim vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim… Çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten!
Geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykusunu alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, bu kentli kuraklıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan.
işkiyfit dunya, mukvî inşallâh ‘ lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapatmayı unutmuş arabalardan, kimliğini söylemeye utanan insanlardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendilerinin saniyesi bile olamayanlardan!

Sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir aydınlık doğacak gibi! sisleri yarıp geçtim… Gökyüzü tümünü de ağır ağır izledi; gökyüzünün renginden geçtim… Sonra yeni yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. Bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte… Ama ben, ben orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?  Üşüyordum ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! Bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına. Bu yüzden insanlar elleri ceplerinde çıkıyorlar sabahlara. coşkular deprem, sevinçler sıtma bu şehirde…

Söyle senin yüzün nerede, yüzün?
Nerede başlar bir yaşam ve biter, nerede? Nerede, yüzün nerede?

Sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor…

Bir sorudur: ‘kurtarıcılar işgalci olabilir mi? Ya da işgalciler kurtarıcı?’ sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum… Hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında uzayan uzak güllerin, yaşama bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin… Habibinnaccar dağındaki bir çobanın ahının, Oba’dan yayılan bir ağıdın, Tobacık’tan esen poyrazın, Karataş’ta bir balıkçının ve Kavaklı‘da yakılan tandırın dumanlarının…

Öyle acı ki her şeyi unutmak istiyorum! Kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! unutma düşüncesini bile unutmak!

Yitirmiştim yaşamdaki kimliğimi, hükümsüzdü… Hükümsüze hükümlü bir hayatı unutmak istiyorum… Sonra istop oynayan çocukları, mahalle kavgaları çıkaran çocukları, kimliğini saklaması gerektiği söylenen çocukları, yitirilmiş çocuklukları

Özlenen bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız baskılarda, baskıları kaldırın, çocuklar erken yaşlanmasınlar!

Eski günlerin gözbebeklerinde kaynayan bir çocukluğun düşünü unutmak!

İşte bütün bunlardan, şimdiki zamanları sevmiyorum, öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun,yalnızlık iyi, yalnızlık iyi…

Akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştun ya, “işte her şey ortada, her şey! “

Yılmaz Odabaşı ile aynı çocukluk düşlerini mi gördük yoksa şiirlerinde, koştuk peşi sıra hep kuşların…

Ya kuşlar?
sahi, ne demek ister şu kalan kuşlar?

Karantinaya almak gerek diyor Behçet Necatigil, çocukluğu ve yalnızlığı. Yoksa uzun süren bulaşıcı bir hastalık gibi kemirecek beni bu karayalnızlık…

Bulaşıcı hastalık
Düşünüyorlar
Nereden aldınız
Çok da uzun sürdü

Çocukluk gençlik
Kaldığınız evler
Bilinen yerler
Hangisinden aldınız

Karayalnızlık
Olabilir diyorlar
Geçer diye çekindiklerinden
Yıllardır buradasınız…

Her şeyi bir yana bırakıp atlarımıza atlayıp gitmek istiyorum atalarımın yaşadığı zamanlara… Atilla İlhan da gelir mi peşim sıra veya bana her şeyi söyleme mi der yaşadığımı sanmam için…

Önemli gizli boyutlarıyla yeryüzündeki yaşantımız
Ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız
Söylediklerimizle değil söylemediklerimizle varız

BEN her şeyi bir yana bırakıp atlarımıza atlayıp gitmek istiyorum atalarımın yaşadığı zamanlara…

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Atlanın gidiyoruz.
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
Eski zamanlarda olduğu gibi
Dersimiz tarih.Unutmayın kaldığımız yeri
yenilmedik daha

Masal alın koynunuza.Belki dönmeyiz uzun zaman
Masalllar hatırlatır size doğduğunuz yeri
ilişkiler iklimini
çocukluk taşınabilir bir şeydir
alınsa da elinden geçmişi.

Tütün ve tarih koyun torbanıza.Kekik ve dağ ateşleri
Şafağın bin yıllık anlamını, suların ve çağların sesini
ezberleyin, bilinmez otların adını hatırda tutar gibi,
Ten rengi aya bakın son defa
yani geride yaşanmış ve yaşanacak bütün yaz geceleri

kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları, mağrur eşkiyaları
saklar gibi
kilitleyin yüreğinizin kalelerini
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar
Kaf Dağının ardına gitti

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Toplayın çadırlarınızı.Eski zamanlarda olduğu gibi
Çığ geliyor.Çağ çöküyor.
Gidiyoruz.
Dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
siyah sünnet çekin gözlerinize
Alıcı kuş telekleriyle
Ki ışısın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız
farz olan öfke
çapraz asın tüfeklerinizi
çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
eşkiya resimleri gibi
yurdundan ve yüzyılından
kovulmuş çocukların tarihinde
gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi…

Teni tarçın kokulu halkımın oğulları
Atlanın.Bizi bekliyor ay akşamları
daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
aklınızda kalanları
ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın…

Murathan Mungan ile aynı düşleri, yaşamı ve geleceği yaşıyor gibiyim. Ben kimim diyen o içimdeki uğultuya cevap veriyor yazılarında…

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak….
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara…

“Yalnızım, nasıl da sığıyor bunca acı tek bir kelimeye…” diye başlıyor elimdeki kitap. Oturmuş, yüzyıllık yalnızlığını yaşayan masal kahramanları gibi anlamaya çalışıyorum içimdeki fırtınanın nedenini. “Eskiden…” diye başlayan ve beni o tarifsiz mutlu zamanlara götüren cümlelerin içinde sadece çocukluk anılarım mı var yoksa beyaz saçlı pamuk elli nenemin “âhıdgadak” diyerek beni sevecen sarıp “tağ tebbüsek” nidaları içindeki geçmişe özlem mi? Belki de bu sadece kendim olma çabamın yeni dünya düzenine bir başkaldırısı. Kim bilir belki benim bu dipsiz dünyada kaybolmamı önleyen tanrısal bir içgüdü. İçimde hep bir soru KİMİM BEN ve neden YALNIZIM?

-min Ōbit l-əKbīri

© araplalevi.com

Devamını Oku